19 Ekim 2022

 

OLMAK YA DA OLMAMAK

Şu dünyaya kazık çakamadığımız gibi “Bir dikili ağacımız olsun,” diye nasıl da uğraşıp duruyoruz. Herkese bir ev, her eve bir araba! Tanıdık geldi mi size de? Babam, kazık çakamadığı dünyadan göçerken anneme dönüp “Sana hiçbir şey bırakmayacağım, yoksa başını çok ağrıtırlar…” demişti. Tüh ki, babamın emekli maaşı kalıverdi anneme, olsundu. Yeterdi bir başına anneme. Ben vardım henüz üniversitede okuyan….


Yazının devamı için: etkenmedya

17 Ekim 2022

 

SEN KİM KÖPEK!

Başlangıçta; İçine doğduğumuz aileyi, inanç sistemini, ülke konumunu seçemiyoruz. Ya sonra? Aidiyet duygusunu kaybetmemize sebep olan olaylar zinciri; kimisini ailesinden, kimisini inanç algısından, kimisini de ülkesinden çok uzaklara sürükleyebiliyor.

Eğer hâlâ ailenizle yaşıyorsanız, bir cemaatin mensubu iseniz ya da hayatınızı Adnan – İsmail Ağa – Mahmut Efendi – Süleyman – Kadirî – Nakşibendi – Nur vb. cemaat ya da tarikat öğretileri şekillendiriyorsa okumayı şimdi bırakın.


Yazının devamı için: etkenmedya

15 Ekim 2022

 



...RAĞMEN YAŞAMAK

Emeklemeye başladığım bilinçsiz dönemden itibaren, otuzlu yaşlarımın başına kadar, hayatımın hemen hemen tamamını başkalarının isteklerine göre yaşadım. Onların iyiliğine, çıkarlarına, ihtiyaçlarının ne olduğuna dikkat ederek. Empat bir insan olarak kendi hayatımı çevremdekilere adayıp onlara göre ve onlara rağmen şekillendirdiğim doğrudur. Doğru bildiğim tek bir şey dışında: Kimi seveceğim?


Yazının devamı için: etkenmedya

13 Ekim 2022


KRAL ÇIPLAK!

2012 yılında Kadıköy’de, şimdilerde kafeler/barlar tarafından işgal edilmiş bir sokakta, küçücük bir dükkânda çalışıyordum. Maaşım asgariye yakın, evim yürüme mesafesinde, Zeynep Kamil Hastanesi’nin dibinde asma katlı bir dükkândan bozma şirin bir fakirhane, bana göreyse malikaneydi.


Yazının devamı için: etkenmedya

11 Ekim 2022


KOŞ, YOKSA...

Bana çok hızlı yürüyorsun diyorlar, gülüyorum. Varmak istediğim çok yer var Abidin. Baltık Denizi’nde yüzecektim 2018’de, seçim oldu biletler iptal. Roma’yı görecektim 2019’da, pandemi koptu biletler iptal. Lviv’e gidelim bari dedim vize yok nasılsa, savaş çıkıverdi iyi mi? Her milletin içinde, çamaşır suyu gibi pirüpak, saf olduğu iddiasında bulunan beyazlardan kırıma uğradık biz kırmalar. Sonra hep helalleştik.

 

Yazının devamı için: etkenmedya 

09 Ekim 2022


 YES, PATATES!

Ben adaletin olmadığını, tarhana çorbasından sonra sofraya gelen patates kızartmasına elimi uzattığımda; ağabeyimin kafama vurup “ağzını şapırdatma” diyerek beni masadan kaldırdığında anladım. Tüm patates kızartmasını ağzını şapırdata şapırdata afiyetle tek başına bitirdiğinde üstelik.


Yazının devamı için: etkenmedya

07 Ekim 2022

 

RABBENA, HEP BANA!

Geldiğimiz yer çok önemli canım çekirge. Anneciğimin müşkülpesent, zor beğenen, içine içine konuşan tavrını; rahmetli babacığımın daha önce de bahsettiğim muzır tavrıyla birleştirip, kendi bünyemde harmanlayarak iğneleyici, yer yer kırıcı, hazırcevap bir kişilikle var olmuş iki kanadı eğri bir kuştum. Uçtum, uçuyorum sanırken yüz üstü düştüm.


Yazının devamı için: etkenmedya

01 Ekim 2022

  





SEN AVUCUNU YALA!

Biz bunları tartışırken;

Tutulmuşa zam geldi. (Ev kiraları)

Kesilmişe zam geldi. (Et – Tavuk – Balık)

Pişmişe zam geldi. (Dışarıda yemek yemek)

Yenmişe bile zam geldi. (Hesap-Fatura)

Malumunuz asgari ücrete de zam geldi…

E vardı böyle bir oyunu benim çocukluğumun;

Gölde bir balık varmış:

Bu tutmuş. (baş parmak)

Bu kesmiş. (işaret parmağı)

Bu pişirmiş. (orta parmak)

Bu yemiş. (yüzük parmağı)

Bu da “hani bana hani bana” demiş. (serçe parmak)

 

Yazının devamı için: etkenmedya

29 Eylül 2022

 


KORKU KADERDİR

Coğrafya değil, korku kaderdir. Toprağı entrikayla, kanla, göz yaşıyla sulayıp çocuğu “cıs!” ile büyütürsek, iflah olmaz. Kahhâr olan Allah, alimallah kahreder belasını verir, imam gelir sonra salâsını okur… “Nasıl bilirdiniz?” 

Yazının devamı için: etkenmedya

27 Eylül 2022

 

BAK ŞU SİDİKLİYE

“İnsan İlk Nereye Düşer?”

Dünyaya getirme yetisine sahip bir kadının rahmine… Yürümeyi öğrenirken kaç kişi saymıştır peki yavrusunun düştüğünü? Sayılmaz efendim! İnsan bilir çünkü düşe kalka büyüyeceğini, gelişeceğini öğreneceğini… “Geçti!” dememiz hep bu yüzden. “El bebek, gül bebek büyütülenlerden misiniz yoksa siz de?” ...

Yazının devamı için: etkenmedya

29 Mart 2022

 


KIZ VASFİYE, SUS!

“İnsan İlk Nereye Düşer?”

Dünyaya getirme yetisine sahip bir kadının rahmine… Yürümeyi öğrenirken kaç kişi saymıştır peki yavrusunun düştüğünü? Sayılmaz efendim! İnsan bilir çünkü düşe kalka büyüyeceğini, gelişeceğini öğreneceğini… “Geçti!” dememiz hep bu yüzden. “El bebek, gül bebek büyütülenlerden misiniz yoksa siz de?” ...

Yazının devamı için: etkenmedya

27 Mart 2022

 


MAHALLE YANARKEN...

Rahmetli babam muzır bir adamdı. Ağzıyla evde içer, içtikçe güzelleşir, güzelleştiği yerde siyaset meydanı izleyerek sızar kalırdı. Zaman zaman annemle yatağına taşırdık. Bazen de annem salonun ortasına yer yatağını açar koltuktan yatağa babamı onun rakıyı yuvarlaması gibi yuvarlayıverirdi yere...

Yazının devamı için: etkenmedya

25 Mart 2022

 


AY KIZ ANNE!

Köprünün altından çok sular aktı son iki yılda. O sular çekildikçe fark ettik ki zaman; fiziksel görüntümüzü, değerlerimizi, bakış açımızı, kararlarımızı, yargılarımızı, ağladıklarımızı, güldüklerimizi ve tabii yanımızdakileri hiç fark ettirmeden değiştirdi; güzelce eleğinden geçirip duvara astı bizi.... 

Yazının devamı için; etkenmedya

09 Mart 2021

 


ANKA

Aklımda kırk tilki, kırkının kuyruğu değmiyor birbirine. Birçoğunuz aynı durumdasınız biliyorum. Ben de savruldum biraz, hırpalandım, tükendim. Dip nerede bilmiyorum ama sanırım gördüm, gördük hep birlikte.

 Aile çoğaldı. Evlenen yeğenlerim birer ikişer anne-baba bile oldular. Her koyun kendi bacağından misali onları çoğunlukla kendi hâline bıraktım.

Bize gelince; her iki tarafın ailesinin bildiği, aynı evin içinde bir de köpekle çekirdek aile olduğumuz bir dönem yaşadık. İnsan Atlas gibi, sırtında kendi dünyasının yükünü taşıyor zaten. Kendi sorunlarını bireysel olarak çözmeye çabalıyor. Ayakları bulunduğu yere kök saldıkça kendi yükünü hafifletip bir çınara dönüşüyor bazen. Gölge eden, koruyan. Korumayı biraz abartınca da iş çığırından çıkabiliyor ne yazık ki.

Bizde de böyle oldu. Konuşan, sorgulayan, anlamaya çalışan, anlamayınca öfkelenen, öfkelendikçe karşı tarafa ama en çok da kendisine zarar veren biri hâline dönüşüyor insan. Bu iç içe geçmişliği, bu bağlantıları, köprüleri yıkıp zararın neresinden dönebilirim diye düşünmekten kendimi bir türlü alamadım. “Neden, Nasıl, Niçin, Niye?” Tüm bu sorularım cevapsız kaldıkça yalnızlaştım. Eli, kolu, gözü, kulağı olduğunuz birini öylece bırakamıyorsunuz. Ne zaman ki akıl ve beden sağlığınızı yitirmeye başladığınızı hissediyorsunuz. İşte orası, zurnanın zırt dediği yer oluyor.

2019 Baharında kendimi mecazi anlamda yaktım. Ellerimi açıp, avuç içlerimdeki tek şeyin kendi tırnak izlerim olduğunu fark ettiğimde, bir Anka gibi yeniden doğmaktan başka bir seçeneğim olmadığını anladım. Kapıyı arkamdan çarpmadım hayır. Usulca çektim.

Evrenin bir şekilde bizi bağladığı aile bağlarımız vardı. Bekledim, aylar geçti. Kendimi toprağa verdim. Ektim, biçtim, az yedim, doydum. İşe gitmek zorundaydım, gittim. Kendimi düşüncelerimle yalnız bırakmadım. Ailem, arkadaşlarım, onun ailesi. Kaybettiğim sağlığımı geri kazanmaya, basit şeyler öğrenmeye odaklandım. Belki gelir diye bekledim gelmedi. Arar dedim aramadı. Canı sağ olsundu. Beklediğimi düşündüğü değişimleri göstermek için hazır hissetmiyordu belki de.

2020 Baharında dünyayı kasıp kavuran salgınla, düzenlerimiz de değişti. Bir yıldır evden çalışıyorum. Vaktim olsa da şunu da yapsam dediğim ev içi aktiviteler üretmekle geçiriyorum zamanı. Karton bardakta domates, biber fidesi yetiştirmekle, evde ekmek yapmakla / yemek hazırlamakla uğraşıyorum işten vakit buldukça. Zaman zaman boyama, temizlik, tamirat derken daha önce nasıl zaman geçirdiğimi unutuyorum.

 Uzun lafın kısası diyorum ya hepimizin bir girdabın içindeyiz. Hababam debelenip duruyoruz. Ama yaşıyoruz be, yaşıyoruz. Biri kapıyı çalacak, arayacak diye değil de o kapı zaten bir gün çalacak. O zamana kadar geçen süreyi iyi değerlendirmeye çalışıyoruz.

 Öfkenizden sıyrılın, gündemden uzaklaşın. Kendinize, bugün ben ne yapmak istiyorum tek başıma, diye cevabına çok da yabancı olmadığınız hatta cevabını bildiğiniz sorular sorun. Ve bir yerden başlayın. Olmazsa yeniden deneyin. Kendinizi yakıp toprağa verin gitsin. Anka gibi yeniden doğmak için.

 Sahi, siz nasılsınız? N

03 Ocak 2018

SABIR TAŞI OLSA ORTA YERİNDEN...

Şöyle kabaca bir anlatayım. Ne tarafa koşacağımı şaşırdığım günler oldu. Skandal Ailesi’nde sular bir türlü durulmuyordu. İlişki hanemde gemileri yakmaya kalkıyorduk direkleri tutuşturup, köprüleri yıkılsın diye sallıyorduk. Ben bir yandan köprüleri sağlamlayıp gemideki yangınları söndürüyordum.

Böylece tıkandığım bir anda elimde sıkı sıkıya tuttuğum tüm ipleri bıraktım. Benim ipleri bırakmamı bekliyormuşçasına tüm kavgalı kardeşlerim barıştı. Ardından 11 yılda defalarca aynı eve çıkmayı istememe rağmen sevgilim bir adım atmıyordu. Bu istekte diretmekten de vazgeçtim sonrasında...

Birkaç ay sonra elimize geçen bir miktar parayı ev almak için kullanmaya karar verdiğimizde de yine aynı evde yaşamayı şöyle bırak bana dostuna ev alan kodoman konuşması yapıyordu: “Hayatım senin işine yakın yerde alalım, ben yine haftanın üç günü gelirim.” Buna karşılık ailesiyle konuşup kuşlarının artık yuvadan uçması gerektiği konusunda onları ikna edebildim. İş önemli değildi, 11 yılımı verdiğim insanı her sabah uyandığımda görmek istiyordum...

Evi bulup yerleşmemizden 1 ay sonra “Keşke daha önce dinleseydim seni, böyle... birlikte... çok iyi hissediyorum.” dedi. Bir hafta sonu ailemi ziyarete gittiğimde ise “Sen 11 yıl yalnız kalmaya nasıl dayandın? Ben iki gün çok sıkıldım, seni anlayamadım özür dilerim.” dedi. O ve ben evde her şey tamdı gerisi boştu. Arada Karadeniz, Balkanlar, Hindistan ve Tayland turları yaptık tatillerimizde... Eksik bir şey vardı ama biraz zamana ihtiyacımız vardı. Sonra bir köpek almalıyız diye söylenmeye başlamıştım bile. Ardından ona sormadan hayvansever siteler üzerinden barınağa gitmeden bir köpeği sahiplendim. O kadar çirkin bir tüy yumağıydı ki! Adını bahtı güzel olsun diye Çirkin koyduk. Başlarda “Niye aldın bunu” diye söylenen sevgilim bir iki ay sonra “İyi ki almışsın” demeye başlamıştı bile... 2 yıl oldu bile şimdi 2. Köpek için diretiyorum. Bakalım kısmet... :-I

Ha yeğenlerim 2. çocuklarını doğurdu bu arada, 3. yeğenimi de evlendirdik o evlenmeden bir ay önce annesi (ortanca ablam) doğum yaptı. Yani oraya hiç girmeyeyim uzun hikâye...
Kötü polisi oynamayı seviyorum. İnandığım şeylerin arkasından gitmeyi de, sonrasında “haklıymışsın!” denilmesinden hoşlanmasam da sonuçta haklı çıkmaktan haklı bir gurur duyuyorum.


2018’de güzel şeyler gelsin başınıza; ayağınız takılırsa mesela düşerken biri tutsun elinizden ya da düştüyseniz de yerden kaldıran kişi o kişi olsun... Yalnızlıklarınızı değerlendirebilecek uğraşlar bulun kendinize o vakte kadar... Mutlu biten filmler izleyin... İnsan sevmek istiyor yalnızsa, destek görmek istiyor bir şeyler yapmak için çabalıyorsa, karşılık görmek istiyor seviyorsa, desteklemek istiyor inanıyorsa... Bu yıl bunların üzerine gidin... İsteyin verilecektir başkasının yaşamında sorun yaratmıyorsa... N

30 Aralık 2017


ZOR MU OLDU NE?

En son bir buçuk yıl önce yazmışım bir şeyler... bu kesinlikle bir geri dönüş değil; daha çok yazacağım, daha fazla ilgileneceğim dediğim çok söz yedim. Bu yüzden kesinlikle bir geri dönüş değil diyorum.

Zor bir yıldı! Bırakın yazmayı aklımdan ne geçtiğini bile düşünecek an bulamadım. İşim gereği ellerim her gün klavyedeydi ama blog camiası bir yaz sıcağında kızgın kumlardan soğuk sulara atlar gibi sosyal medyaya atlayan bir güruhun pençesinde can verdi bence.
Kaç kez geçtim başına bilgisayarın kendim için bilmiyorum. Anlatacak çok şey birikti evet, yazıp anlatabilecek gücüm var mı? Hayır! Başka bir amaç için yazıyorum kendime şimdilerde... Biterse haberiniz olur illa ki...


“Bu bir yeniden merhaba değil” diyorum. Söz vermeyeyim çünkü tutmuyorum. Bir hendek var önünde atlamaya çalıştığım. Yeni umutlar, yeni başlangıçlar, yeni bir hayat diliyorum size yeni yıldan... "Olur ya görüşemezsek; günaydın, iyi günler, iyi akşamlar..." (Truman Show) N.

14 Mayıs 2016



GÜLE GÜLE

Aidiyet duyduğum topraklar var,
Yangını yangın, koru kor
Ahımı alma çocuk, çirkinleşebilirim.
Kırgınlıklarımın öfkeli bir dalgasıyla
Boğabilirim seni
İnandıkların uğruna onlar gibi
Körü körüne koru beni de.
Telafisi ol telef ettiğin ruhumun.

Ait olduğum insanlar var, senin gibi
Sen de benimsin çocuk
Kanın kanıma karışmış, dölün dölüme
Yasal piçleriz babalarımız zevkten öldüğünde
Tanrı yoksa sana taparım
Ölüne de dirine de…
Günaha sokma beni çocuk, alışabilirim
Üstünden yol geçen mezarlıklar gibi
Baltalayarak gömebilirim seni kalbime.

Ait olduğum yataklar var
Ninniyse ninni, aşksa aşk
Bir şekilde uyuduğum.
Uyandırma beni çocuk, sayıklayabilirim.
Kendimden bile sakladığım sırlarımı
Dökebilirim dile…

Beklediğim kimseler var…
Arkadaş, eş, dost, sevgili
Geç kalma çocuk son görevine, kaybedebilirim.
Veda edebilmenin umudunu yitirip

Kapatabilirim gözlerimi dünya nimetlerine.

Dinsiz ayetlerim var
Susturma beni çocuk, haykırabilirim
Şeytanların alkışladığı bir yoldan yürüyüp
Sürükleyebilirim seni de cehennemime.

Yaşadım, sevdim ve öldüm: güle güle...N

17 Şubat 2016



ONUR, İSYANDADIR;
GERÇEK İSYAN, SUSMAKTIR!

Renkli gözyaşlarım var,
Ağlarsam boğarım karanlığı…
Vasiyetimdir;
Annemin rahmine gömün beni!
Makyajım akarsa şaşırmayın
En az sizin kadar insandım!
Onur, isyandadır.
İsyanımdı bir akşamüstü istiklalde, istikbal yürüyüşüm
Susuyordunuz oysa haykırırken ben,
Buradayım diyerek yüzünüze...


Doğruya Doğru…
Malum Haziran geliyor...
Geçen yıl, 2015 Onur Yürüyüşü tam bir fiyaskoyla başlamadan bitti. LGBTTİ derneklerinin şahsen beni temsil etmediklerini düşünmeye başladığım için ürettikleri projelere de pek samimi bakamıyorum artık.

"NORMALLEŞMİYORUZ!" başlıklı “inadım inat” bir tema ne kadar samimi olabilirdi? Bir gay olarak o başlığı irite edici bulmuştum. Topluma baş kaldırı yapmak, her yıl ters tepmiyor mu? Özellikle Türkiye’de yaşayan insanların (ki Müslüman olan kısımdan bahsediyorum) Onur Haftası’nın Ramazan ayına denk gelmesiyle daha da bir hassaslaştığını varsayarsak. Zekâ ürünü ve üç ayları alaya alıyor gibi gözüken bazı pankartların, bizi desteklemesi gereken ailelerimizi bile zora düşürdüğünü hayretle izledim. Üzerine gelen polis müdahalesi haklı haksızlıklarımıza deyim yerindeyse limon sıktı.

Haklı Haksızlıklarımız
Bir görüşü savunuyoruz. Ak ya da kara fark etmez tüm LGBTTİ oluşumlarının birbirinin varlığına saygı göstermesi gerekirken öbek öbek gruplar hâlinde, her telin başka ses verdiği bir yürüyüşün de benim için elle tutulur bir ruhu ne yazık ki olmuyor.

O yürüyüşe şov gözüyle bakılmasına, yürüyüş sırasında alkol tüketilmesine, lafügüzaf bir partner turu gibi birçoklarının birbirine göz süzüp, kendi aralarında sohbet etmesine, düdük çalınmasına, vur patlasın çal oynasın şeklinde sadece eğlenceymişçesine bir araya gelinmesine karşıyım.

Ne Yapmalı?
LGBTTİ Onur Haftası Yürüyüşü bir duruş olmalı. Topyekün sessiz bir isyan olmalı. Geçmişte toprağa bıraktıklarımızın arkasından sessiz bir ağıt olmalı. Onlara saygı, kendimize saygı, yaşadığımız topluma saygı göstermek olmalı.





2016 Onur Yürüyüşü yine bir Ramazan ayına denk geleceği için Önerim şudur:
  • Şimdiye kadar ölen LGBTTİ bireylerinin birer fotoğrafı basılsın.
  • Sadece siyah kıyafetler giyilsin. (Biliyorum mevsim yaz, sadece 1 gün saygı için)
  • Düdük yok,  Alkış yok, Ses yok, Çıplaklık yok, ALKOL kesinlikle yok.
  • Herkes simsiyah! Herkesin ağzında siyah bir bant ve göğüslerinde kimlik kartı boyutlarında birer gökkuşağı iğnelensin.
  • Sadece tek bir kişi (Şevval KILIÇ olabilir.)  Sadece tek bir megafondan en önde haykırıyor: Görmüyorsunuz! Duymuyorsunuz! Ölüyoruz. Biz ölüyoruz Anneler yenilerini doğuruyor. İnsanız, İnsanca Yaşamak istiyoruz vb… Ardımızda ne ölümler bıraktık ayak seslerini duyuyor musunuz? benzeri cümleler ve ardından herkes ayaklarını yere daha vuruyor. Sessiz bir çığlık gibi: RAP! RAP!
  • Duygularıyla var olan toplumumuzun duygularına hitap edelim bu yıl olmaz mı? Her yıl gürültünün içinde, yeterince gürültülü bir şehirde dış seslere kulak tıkayan, çığlıklara sessiz kalan toplumumuza ayna tutalım istiyorum. Toplumun karanlığına dökün renkli göz yaşlarınızı…
  • Kalbimizin üzerine iliştireceğimiz gökkuşağı kartları 1 TL’den satılırsa binlerce TL de toplanabilir bu bahaneyle ve dernekler arasında pay edilebilir, daha güzel organizasyonlar için.
  • Yürüyüş sonrası gelenek haline gelen parti kısmına hiçbir itirazım yok. Ama yürüyüşe Onurumuza saygı gösterilmesini talep ediyorum.

17 Ağustos 2015



KÜTÜR KÜTÜR DEKADANS

Bir kitap düşünün; kütür kütür imgeleri olan, karanlık bir hikâyenin içine sizi alıp kapıya, ilerideki ışığa kadar götüren ve kapının ardında ne göreceğinizi size bırakan bir kitap: Dekadans ve Ölüm!

Ölümlerden ölüm beğendim okurken...

Korku hikâyelerinden bahsetmiyorum, nereye gideceğini kestiremeyeceğiniz hikâyelerden bahsediyorum.

Hayal kurmayı bırakmamış olanlara...


10 Temmuz 2015

Sesini D(uygu)r




SESİNİ D(UYGU)R!

Bu sabah çok sevgili(!) Cumhurbaşkanımızın konuşmasını dinledim: “Tam da ben Çin seyahati gerçekleştirecekken Asyalı vatandaşlarımıza yapılan saldırılar bir provokasyondur.” diyordu, haklıydı. Fakat bu kışkırtıcı olaylar yine aynı Devlet Büyüğümüzün “Ey Çin! Haddini Bil!” tadındaki söylemlerinden sonra başlamadı mı? Evlerde zor duran, birilerinin bir şey söylemesini bekleyip, “Tekbir, Allah-u Ekber!” diyerek şiddeti meşrulaştırmaya çalışan, haritada bana Doğu Türkistan’ı göster desem bön bön bakacak bir yüzdelik dilimimiz var. (Kadınlar burkalı, adamlar alabildiğine sakallı, sorsan “Cihat” yapıyorlar.) N


Bu konu hakkında Mehmet Söylemez’in yazılarından derlediğim aşağıdaki kısım çok ilgi çekici, anlaşılır hâle getirmek için ufak eklemeler var: 

Bir kere şu hususu hemen belirteyim. Günlerdir sosyal medyada paylaşılan fotoğrafların çoğunun Uygurlarla hatta Çin’le alakası yok. Aynı zamanda sunulan haberlerin çoğunda da dezenformasyon (bilgi çarpıtma) var. 

Tabi ki Çin, Uygurlara el bebek gül bebek bakmıyor, uzun vadeli bir asimilasyon politikası var ve son yıllarda belirli nedenlerden (haklı demiyorum) artan inanç ve ibadet özgürlüğüne dair kısıtlamalar geliyor. Fakat bunlar yeni şeyler değil. Yani bilinç oluşacaksa oluşması gereken en önemli bilinç Çin’in Uygurlara yönelik asimilasyon politikalarına dair olmalı ve kampanya yapılacaksa bunun aleyhinde kampanya yapılmalı. O şekilde Uygurlara şu anki durumdan daha çok faydalı olunur diye düşünüyorum. Üstelik her şeye rağmen Çin’in yıllardır uyguladığı azınlık politikaları 2015 Türkiye’sinin azınlık politikalarından daha iyi özelliklere bile sahip. Mesela Çin’in tek çocuk yasağı Uygurlara uygulanmıyor. Üniversite giriş sınavında azınlıklara ek puan veriliyor, yıllardır ana dilde eğitim veren okulları var veya sembolik de olsa yıllardır Çin parasının üzerinde Uygurca da yazıların bulunuyor olması gibi… 

Üstelik sosyal medya da yapılan kampanya sadece bilgi çarpıtmayla sınırlı değil. Paylaşılan birçok mesajda maalesef ırkçılık diz boyu gidiyor. Çok basit ve temel bir prensip olsa da şunu belirtmekte fayda var. Birilerinin yaptığı yanlışa karşılık bizim yaptığımız yanlışlarımız yaraya merhem olmaz. Tam tersi haklı iken haksız konuma düşürür. Bir diğer mesele de akıl tutulması. Türk işletmecinin işlettiği Çin restoranını basıp içindeki Uygur çalışanını Çinli zannederek dövmek gibi mesela... Türkiye’de yaşayan Japon aktristi Çinli zannederek (muhtemelen) ırkçı tepki mesajları atmak gibi mesela... Bunlar hep başıboş sosyal medya kampanyasının ürünü oldu maalesef. 

Gel gelelim bu tepkiler neden ortaya çıktı birden bire? 

Aslında yakın dönemde orada yaşanan bir hadise yok. En yakın olarak yaklaşık bir hafta kadar önce polis kontrol noktasında durmayıp daha sonra bir polise çarptığı iddia edilen araçtan çıkan Uygurların bıçaklarla polise saldırması üzerine çıkan çatışmanın 30 kadar Uygur Türkü’nün ölümüyle sonuçlandığı bir olay yaşandı. Bu olay ne türünün tek örneği ne de Uygurlara özel olarak yapılmış bir “Zulüm”. Üstelik bu hadiseyi Uygurların yaptığı bıçaklı saldırılar ışığında düşünürseniz Çin’in bu konudaki hassasiyetini daha iyi anlayabilirsiniz. Çin devleti bu hadiseyi bir nevi kendi 11 Eylül’ü ilan edip dünyaya “Uygur terörizmini” daha çok anlatma bahanesi buldu. Akabinde de eskiden olan inanç ve ibadet özgürlüğü kısıtlamalarını sıklaştırdı. 

Ne gibi mesela? Mesela “İslami kökten dinciliği” artırdığı gerekçesiyle kamu çalışanları, öğretmenler ve öğrencilerin oruç tutmamaları istendi. Bunun yanında propaganda afişleri ile halka dinin gericilik olduğunu ve modernleşmek için dini ritüellerini takip etmekten vazgeçmesi öğütlendi. Oruç konusunda yaklaşık iki yıldır Çin Komünist Partisi, Doğu Türkistan'daki birimlere bu konuya hassasiyet göstermeleri ve bir şeyler yapmalarını isteyen bildiriler gönderdi. Mesela memurlar, öğretmenler, öğrencilere yönelik gün içinde yemekler verilip, yemek yemeleri istendi... Mesela kamu çalışanlarından oruç tutmama sözü istendi, işte olan biten hadise; üç aşağı beş yukarı bundan ibaret. 

Fakat Türkiye’de bugün itibariyle gündeme getirilen Uygur katliamı vs. gibi bir şey söz konusu değil. Üstelik bu hususta devletten bir şeyler beklemek çok da gerçekçi durmuyor. Zira Erdoğan'ın adeta soykırım diye nitelendirdiği Doğu Türkistan’da yaşanan kanlı olayların olduğu 2009 yılının hemen akabinde 2010 yılında Çin’le ‘stratejik ortaklık’ anlaşması imzaladık ve bu minvalde ilişkiler git gide arttı. Dolayısıyla bugünkü MGK toplantısından Uygur meselesine dair bir şey söylenmemesine de çok şaşmamak lazım. Benim içimdeki bit yeniği “birileri Türkiye’deki milliyetçi duyguları körüklemek istemiş olabilir mi?” diyor. Malum ülkede milliyetçilik son dönem artan bir trend. HDP’nin barajı aşması, YPG-ISID savaşı, koalisyon söylentileri, Suriye’ye girme meselesi vs. gibi mevzular geliyor akla. Ha tabi bir de Ramazan dolayısıyla insanların dini inançlarını sömürme kolaylığı da cabası. Umarım ben yanılıyorumdur. Kendi kendine olan ve büyüyen bir bilgi kirliliğidir. O hâli de hoş değil ama işte kötünün iyisi. Son olarak bu konuda mevzuyu genelde abartarak dünyaya duyuran Uygur lobisi keşke davasına daha iyi sahip çıkabilse diyeyim. 

Olası bir linçe kurban gitmemek için tüm bu yazdıklarımdan sonra şunun tekrar altını çizeyim. Çin Uygurlara ayrımcılık ve asimilasyon uyguluyor, topraklarını sömürüyor. Fakat bunun savunulması yalan yanlış bilgilerle meseleyi anlatıp, ırkçı tavırlarla sağa sola saldırmak değil. 

İsteriz ki Türkiye ve diğer dünya ülkeleri ezilen tüm dünya insanlarının meseleleri hakkında daha bilgili ve duyarlı olsun. El ele verip, zulüm yapanlara gerekli vicdani baskıyı oluşturup yaşanılan tüm bu zulümlere son versin. Ama şiddete başvurarak değil, meşru yollar aracılığıyla!


Bir de ek bilgi Murat Sevinç’in yazısından benzer bir konuda: 

“Anlamakta zorluk çekiyorum hakikaten. Bu ülkede parti liderlerinin ‘evde tuttukları’ potansiyel saldırgan kitleler mi var? ‘Hadi sokağa çıkın’ dense, caddelerde insanları mı boğazlayacaklar? Ne oluyoruz? Türkiye’nin bir hukuk sistemi yok mu? İnsan 2015 Türkiye’sine ‘evde zapt edilmeye çalışan milyonlarca potansiyel katilin var olduğu memleket’ muamelesi yapar mı? Olacak iş mi?”