unutulması gereken anlar serisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unutulması gereken anlar serisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Ekim 2014



UNUTULMASI GEREKEN ANLAR SERİSİ - 7

BANA VURDUN!

İzlediğim filmlerden ana karakterlerin olaylara verdiği tepkileri istemeden de olsa biriktiriyorum. 

Karakterim The Six Feet Under dizisinde Lauren Ambrose'un canlandırdığı Claire karakterinin yaptığı portreler gibi parçalardan oluşuyor…

Hâl böyleyken, kendi asıl tepkilerimi nadiren gösteriyorum...

Dışarıdaydık... Onunla, ailesinin evine girdiğimizde bir sorun gözükmüyordu. Odasının kapısı henüz kapanmamış, ben henüz çantamı omzumdan yere bırakmamıştım. Yüzümde bir acı ve kulağımda şiddetli bir çınlamayla ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Tokat yemiştim!

Yeşilçam'dan esinlenmiş bir hereketle yanağımı tuttum ama tepkim orjinaldi!

Oda kapısının hâlâ açık olmasına, ailesinin duyulabileceği şekilde bağırmamaya özen bile göstermeden aklımdan geçen tepkiyi veriyordum... Bir yandan iki elimle darbeler indiriyor bir yandan tüm sessiz kaldıklarımı bağırıyordum:

- Sen kimsin lan! Ne hakla vuruyorsun bana ha? Ne Hakla!

Yatak odamı kapatıp bir süre salonda uyumaya karar verdim...

Ben bu kurbanda, ilişkimi kestim! N

22 Eylül 2014






UNUTULMASI GEREKEN ANLAR SERİSİ 6

SEVERKEN ÖLMEK!


Babam, annemin saçlarını severdi. 1,5 metre uzunluğundaki saçlarına sarılarak uyumayı… Annemi görmeye geldiği ilk gün elini saçlarına atmış, sakın kesme bunları yoksa beni öldürürsün demişti. Babam öldüğünde annem saçlarını ilk kez kesti. Sonra tekrar uzadı, tekrar kesti, bir daha bir daha… Annemin öldükten sonra mezarına koyulmak üzere 5 adet 1,5 metrelik saçı duruyor şu anda… İlk gün kestiğinde neden diye sormuştum: “Baban en çok saçlarımı severdi ve yine en çok onları çekerek döverdi. Saç diplerime kan otururdu.” dedi. Teselli edecek bir şey diyemedim! Bir daha hiç bu konuda konuşmadık.

Amerika’dan gelmiş bir misafirimize İstanbul’u gezdiriyorduk. Yemekten, içmekten ve İstanbul’un güzelliklerinden başımız dönüyordu. Bu kadar gezmek, İstanbul’u solumak yetmemiş olacak ki, bizim için de zaman problem olmadığından misafirimiz tatilini bir hafta daha uzattı.

Gezmediğimiz, görmediğimiz yeni mekânları geziyor, içmediğimiz içkiler içip, asla yemem dediğim yemeklerin tadına bakıyorduk!

Öyle bir yaz akşamıydı, bir önceki günden daha kendine gelememiş bir bünyeyle dışarıdaydık, ben kotamızın dolduğundan, bu akşamı erken bitirelim diye bir elimle onu çekeliyor, bir yandan dostumuza bu gecelik yeter diyordum. Misafirimiz bana katılıyor kararıma saygı gösteriyordu. O anda sol elimin boşluğu tuttuğunu hissettim. Kafamı çevirdiğimde sırtını dönmüş ileride bulunan bara doğru yürüyordu. Koşturup yakaladım beni sertçe itti ve gözlerim karardı.





Kendime geldiğimde kafatasımın arkasında bir ıslaklık, beyaz tişörtümün ve şortumun arka kısmında kan vardı. Saç diplerim kanıyordu! Otel odasındaydım, o uyuyordu. Amerikalı, dirsekleri dizlerinde elleriyle saçlarını tutmuş bana bakıyordu.

Kısaca özet geçti: “Gözlerinin beyazını göremedim! Simsiyahtı. Ona öyle tokatlar attın ki! Ne yapacağımı bilemedim. Sonra seni yakaladı ve ensenden yukarısını köpek gibi koparana kadar ısırdı. Bayılmıştın! Çevreden gelen insanlarla seni buraya taşıdım. Polis olmaması mucizeydi!”


“Evlatlarından biri, annenin kaderini yaşarmış” derler… Ben mi sabırlıyım, annem mi? Annem mi çok sevdi, ben mi? N