14 Mayıs 2016



GÜLE GÜLE

Aidiyet duyduğum topraklar var,
Yangını yangın, koru kor
Ahımı alma çocuk, çirkinleşebilirim.
Kırgınlıklarımın öfkeli bir dalgasıyla
Boğabilirim seni
İnandıkların uğruna onlar gibi
Körü körüne koru beni de.
Telafisi ol telef ettiğin ruhumun.

Ait olduğum insanlar var, senin gibi
Sen de benimsin çocuk
Kanın kanıma karışmış, dölün dölüme
Yasal piçleriz babalarımız zevkten öldüğünde
Tanrı yoksa sana taparım
Ölüne de dirine de…
Günaha sokma beni çocuk, alışabilirim
Üstünden yol geçen mezarlıklar gibi
Baltalayarak gömebilirim seni kalbime.

Ait olduğum yataklar var
Ninniyse ninni, aşksa aşk
Bir şekilde uyuduğum.
Uyandırma beni çocuk, sayıklayabilirim.
Kendimden bile sakladığım sırlarımı
Dökebilirim dile…

Beklediğim kimseler var…
Arkadaş, eş, dost, sevgili
Geç kalma çocuk son görevine, kaybedebilirim.
Veda edebilmenin umudunu yitirip

Kapatabilirim gözlerimi dünya nimetlerine.

Dinsiz ayetlerim var
Susturma beni çocuk, haykırabilirim
Şeytanların alkışladığı bir yoldan yürüyüp
Sürükleyebilirim seni de cehennemime.

Yaşadım, sevdim ve öldüm: güle güle...N

17 Şubat 2016



ONUR, İSYANDADIR;
GERÇEK İSYAN, SUSMAKTIR!

Renkli gözyaşlarım var,
Ağlarsam boğarım karanlığı…
Vasiyetimdir;
Annemin rahmine gömün beni!
Makyajım akarsa şaşırmayın
En az sizin kadar insandım!
Onur, isyandadır.
İsyanımdı bir akşamüstü istiklalde, istikbal yürüyüşüm
Susuyordunuz oysa haykırırken ben,
Buradayım diyerek yüzünüze...


Doğruya Doğru…
Malum Haziran geliyor...
Geçen yıl, 2015 Onur Yürüyüşü tam bir fiyaskoyla başlamadan bitti. LGBTTİ derneklerinin şahsen beni temsil etmediklerini düşünmeye başladığım için ürettikleri projelere de pek samimi bakamıyorum artık.

"NORMALLEŞMİYORUZ!" başlıklı “inadım inat” bir tema ne kadar samimi olabilirdi? Bir gay olarak o başlığı irite edici bulmuştum. Topluma baş kaldırı yapmak, her yıl ters tepmiyor mu? Özellikle Türkiye’de yaşayan insanların (ki Müslüman olan kısımdan bahsediyorum) Onur Haftası’nın Ramazan ayına denk gelmesiyle daha da bir hassaslaştığını varsayarsak. Zekâ ürünü ve üç ayları alaya alıyor gibi gözüken bazı pankartların, bizi desteklemesi gereken ailelerimizi bile zora düşürdüğünü hayretle izledim. Üzerine gelen polis müdahalesi haklı haksızlıklarımıza deyim yerindeyse limon sıktı.

Haklı Haksızlıklarımız
Bir görüşü savunuyoruz. Ak ya da kara fark etmez tüm LGBTTİ oluşumlarının birbirinin varlığına saygı göstermesi gerekirken öbek öbek gruplar hâlinde, her telin başka ses verdiği bir yürüyüşün de benim için elle tutulur bir ruhu ne yazık ki olmuyor.

O yürüyüşe şov gözüyle bakılmasına, yürüyüş sırasında alkol tüketilmesine, lafügüzaf bir partner turu gibi birçoklarının birbirine göz süzüp, kendi aralarında sohbet etmesine, düdük çalınmasına, vur patlasın çal oynasın şeklinde sadece eğlenceymişçesine bir araya gelinmesine karşıyım.

Ne Yapmalı?
LGBTTİ Onur Haftası Yürüyüşü bir duruş olmalı. Topyekün sessiz bir isyan olmalı. Geçmişte toprağa bıraktıklarımızın arkasından sessiz bir ağıt olmalı. Onlara saygı, kendimize saygı, yaşadığımız topluma saygı göstermek olmalı.





2016 Onur Yürüyüşü yine bir Ramazan ayına denk geleceği için Önerim şudur:
  • Şimdiye kadar ölen LGBTTİ bireylerinin birer fotoğrafı basılsın.
  • Sadece siyah kıyafetler giyilsin. (Biliyorum mevsim yaz, sadece 1 gün saygı için)
  • Düdük yok,  Alkış yok, Ses yok, Çıplaklık yok, ALKOL kesinlikle yok.
  • Herkes simsiyah! Herkesin ağzında siyah bir bant ve göğüslerinde kimlik kartı boyutlarında birer gökkuşağı iğnelensin.
  • Sadece tek bir kişi (Şevval KILIÇ olabilir.)  Sadece tek bir megafondan en önde haykırıyor: Görmüyorsunuz! Duymuyorsunuz! Ölüyoruz. Biz ölüyoruz Anneler yenilerini doğuruyor. İnsanız, İnsanca Yaşamak istiyoruz vb… Ardımızda ne ölümler bıraktık ayak seslerini duyuyor musunuz? benzeri cümleler ve ardından herkes ayaklarını yere daha vuruyor. Sessiz bir çığlık gibi: RAP! RAP!
  • Duygularıyla var olan toplumumuzun duygularına hitap edelim bu yıl olmaz mı? Her yıl gürültünün içinde, yeterince gürültülü bir şehirde dış seslere kulak tıkayan, çığlıklara sessiz kalan toplumumuza ayna tutalım istiyorum. Toplumun karanlığına dökün renkli göz yaşlarınızı…
  • Kalbimizin üzerine iliştireceğimiz gökkuşağı kartları 1 TL’den satılırsa binlerce TL de toplanabilir bu bahaneyle ve dernekler arasında pay edilebilir, daha güzel organizasyonlar için.
  • Yürüyüş sonrası gelenek haline gelen parti kısmına hiçbir itirazım yok. Ama yürüyüşe Onurumuza saygı gösterilmesini talep ediyorum.

17 Ağustos 2015



KÜTÜR KÜTÜR DEKADANS

Bir kitap düşünün; kütür kütür imgeleri olan, karanlık bir hikâyenin içine sizi alıp kapıya, ilerideki ışığa kadar götüren ve kapının ardında ne göreceğinizi size bırakan bir kitap: Dekadans ve Ölüm!

Ölümlerden ölüm beğendim okurken...

Korku hikâyelerinden bahsetmiyorum, nereye gideceğini kestiremeyeceğiniz hikâyelerden bahsediyorum.

Hayal kurmayı bırakmamış olanlara...


10 Temmuz 2015

Sesini D(uygu)r




SESİNİ D(UYGU)R!

Bu sabah çok sevgili(!) Cumhurbaşkanımızın konuşmasını dinledim: “Tam da ben Çin seyahati gerçekleştirecekken Asyalı vatandaşlarımıza yapılan saldırılar bir provokasyondur.” diyordu, haklıydı. Fakat bu kışkırtıcı olaylar yine aynı Devlet Büyüğümüzün “Ey Çin! Haddini Bil!” tadındaki söylemlerinden sonra başlamadı mı? Evlerde zor duran, birilerinin bir şey söylemesini bekleyip, “Tekbir, Allah-u Ekber!” diyerek şiddeti meşrulaştırmaya çalışan, haritada bana Doğu Türkistan’ı göster desem bön bön bakacak bir yüzdelik dilimimiz var. (Kadınlar burkalı, adamlar alabildiğine sakallı, sorsan “Cihat” yapıyorlar.) N


Bu konu hakkında Mehmet Söylemez’in yazılarından derlediğim aşağıdaki kısım çok ilgi çekici, anlaşılır hâle getirmek için ufak eklemeler var: 

Bir kere şu hususu hemen belirteyim. Günlerdir sosyal medyada paylaşılan fotoğrafların çoğunun Uygurlarla hatta Çin’le alakası yok. Aynı zamanda sunulan haberlerin çoğunda da dezenformasyon (bilgi çarpıtma) var. 

Tabi ki Çin, Uygurlara el bebek gül bebek bakmıyor, uzun vadeli bir asimilasyon politikası var ve son yıllarda belirli nedenlerden (haklı demiyorum) artan inanç ve ibadet özgürlüğüne dair kısıtlamalar geliyor. Fakat bunlar yeni şeyler değil. Yani bilinç oluşacaksa oluşması gereken en önemli bilinç Çin’in Uygurlara yönelik asimilasyon politikalarına dair olmalı ve kampanya yapılacaksa bunun aleyhinde kampanya yapılmalı. O şekilde Uygurlara şu anki durumdan daha çok faydalı olunur diye düşünüyorum. Üstelik her şeye rağmen Çin’in yıllardır uyguladığı azınlık politikaları 2015 Türkiye’sinin azınlık politikalarından daha iyi özelliklere bile sahip. Mesela Çin’in tek çocuk yasağı Uygurlara uygulanmıyor. Üniversite giriş sınavında azınlıklara ek puan veriliyor, yıllardır ana dilde eğitim veren okulları var veya sembolik de olsa yıllardır Çin parasının üzerinde Uygurca da yazıların bulunuyor olması gibi… 

Üstelik sosyal medya da yapılan kampanya sadece bilgi çarpıtmayla sınırlı değil. Paylaşılan birçok mesajda maalesef ırkçılık diz boyu gidiyor. Çok basit ve temel bir prensip olsa da şunu belirtmekte fayda var. Birilerinin yaptığı yanlışa karşılık bizim yaptığımız yanlışlarımız yaraya merhem olmaz. Tam tersi haklı iken haksız konuma düşürür. Bir diğer mesele de akıl tutulması. Türk işletmecinin işlettiği Çin restoranını basıp içindeki Uygur çalışanını Çinli zannederek dövmek gibi mesela... Türkiye’de yaşayan Japon aktristi Çinli zannederek (muhtemelen) ırkçı tepki mesajları atmak gibi mesela... Bunlar hep başıboş sosyal medya kampanyasının ürünü oldu maalesef. 

Gel gelelim bu tepkiler neden ortaya çıktı birden bire? 

Aslında yakın dönemde orada yaşanan bir hadise yok. En yakın olarak yaklaşık bir hafta kadar önce polis kontrol noktasında durmayıp daha sonra bir polise çarptığı iddia edilen araçtan çıkan Uygurların bıçaklarla polise saldırması üzerine çıkan çatışmanın 30 kadar Uygur Türkü’nün ölümüyle sonuçlandığı bir olay yaşandı. Bu olay ne türünün tek örneği ne de Uygurlara özel olarak yapılmış bir “Zulüm”. Üstelik bu hadiseyi Uygurların yaptığı bıçaklı saldırılar ışığında düşünürseniz Çin’in bu konudaki hassasiyetini daha iyi anlayabilirsiniz. Çin devleti bu hadiseyi bir nevi kendi 11 Eylül’ü ilan edip dünyaya “Uygur terörizmini” daha çok anlatma bahanesi buldu. Akabinde de eskiden olan inanç ve ibadet özgürlüğü kısıtlamalarını sıklaştırdı. 

Ne gibi mesela? Mesela “İslami kökten dinciliği” artırdığı gerekçesiyle kamu çalışanları, öğretmenler ve öğrencilerin oruç tutmamaları istendi. Bunun yanında propaganda afişleri ile halka dinin gericilik olduğunu ve modernleşmek için dini ritüellerini takip etmekten vazgeçmesi öğütlendi. Oruç konusunda yaklaşık iki yıldır Çin Komünist Partisi, Doğu Türkistan'daki birimlere bu konuya hassasiyet göstermeleri ve bir şeyler yapmalarını isteyen bildiriler gönderdi. Mesela memurlar, öğretmenler, öğrencilere yönelik gün içinde yemekler verilip, yemek yemeleri istendi... Mesela kamu çalışanlarından oruç tutmama sözü istendi, işte olan biten hadise; üç aşağı beş yukarı bundan ibaret. 

Fakat Türkiye’de bugün itibariyle gündeme getirilen Uygur katliamı vs. gibi bir şey söz konusu değil. Üstelik bu hususta devletten bir şeyler beklemek çok da gerçekçi durmuyor. Zira Erdoğan'ın adeta soykırım diye nitelendirdiği Doğu Türkistan’da yaşanan kanlı olayların olduğu 2009 yılının hemen akabinde 2010 yılında Çin’le ‘stratejik ortaklık’ anlaşması imzaladık ve bu minvalde ilişkiler git gide arttı. Dolayısıyla bugünkü MGK toplantısından Uygur meselesine dair bir şey söylenmemesine de çok şaşmamak lazım. Benim içimdeki bit yeniği “birileri Türkiye’deki milliyetçi duyguları körüklemek istemiş olabilir mi?” diyor. Malum ülkede milliyetçilik son dönem artan bir trend. HDP’nin barajı aşması, YPG-ISID savaşı, koalisyon söylentileri, Suriye’ye girme meselesi vs. gibi mevzular geliyor akla. Ha tabi bir de Ramazan dolayısıyla insanların dini inançlarını sömürme kolaylığı da cabası. Umarım ben yanılıyorumdur. Kendi kendine olan ve büyüyen bir bilgi kirliliğidir. O hâli de hoş değil ama işte kötünün iyisi. Son olarak bu konuda mevzuyu genelde abartarak dünyaya duyuran Uygur lobisi keşke davasına daha iyi sahip çıkabilse diyeyim. 

Olası bir linçe kurban gitmemek için tüm bu yazdıklarımdan sonra şunun tekrar altını çizeyim. Çin Uygurlara ayrımcılık ve asimilasyon uyguluyor, topraklarını sömürüyor. Fakat bunun savunulması yalan yanlış bilgilerle meseleyi anlatıp, ırkçı tavırlarla sağa sola saldırmak değil. 

İsteriz ki Türkiye ve diğer dünya ülkeleri ezilen tüm dünya insanlarının meseleleri hakkında daha bilgili ve duyarlı olsun. El ele verip, zulüm yapanlara gerekli vicdani baskıyı oluşturup yaşanılan tüm bu zulümlere son versin. Ama şiddete başvurarak değil, meşru yollar aracılığıyla!


Bir de ek bilgi Murat Sevinç’in yazısından benzer bir konuda: 

“Anlamakta zorluk çekiyorum hakikaten. Bu ülkede parti liderlerinin ‘evde tuttukları’ potansiyel saldırgan kitleler mi var? ‘Hadi sokağa çıkın’ dense, caddelerde insanları mı boğazlayacaklar? Ne oluyoruz? Türkiye’nin bir hukuk sistemi yok mu? İnsan 2015 Türkiye’sine ‘evde zapt edilmeye çalışan milyonlarca potansiyel katilin var olduğu memleket’ muamelesi yapar mı? Olacak iş mi?” 

02 Temmuz 2015

“NORMAL”LEŞMİYOR MUYUZ?




“NORMAL”LEŞMİYOR MUYUZ?

Şahsen insan olmanın bir standardı varsa, her konuda olmasa bile birçok konuda standartlarla yaşayan bir insan olduğumu düşünüyorum.

“13. LGBTI Onur Yürüyüşü”nün Ramazan Ayı münasebetiyle “Hassasiyeti Yüksek Halk” tarafından baltalanmış olmasını, 12. LGBTI Onur Yürüyüşü’nün de Ramazan Ayı’nda olmasına rağmen “Aynı hassasiyete geçen yıl sahip değil miydi bu halk? diyerek bir sorun olmadan tamamlanması arasında ne gibi bir fark var diye düşünüyordum.

Cevabımı çok geçmeden hemen aynı günün akşamı aldım; gerek 12, gerek 11. Onur Yürüyüşü “Gezi Direnişi” gibi haklı halk isyanının desteğiyle normalleşme (Halkın benimsemesi) sürecine girmişti. Oysa bu yıl, geçen iki yılda geziden sonra gelen, halkın “sizin de nefes almaya hakkınız var” temalı desteğini yanlış anlayan ve son yılların popüler deyimiyle “Provokatör” ismini verebileceğim birkaç LGBTI bireyinin hadsizce “Ne yaparsak yapalım millet arkamızda” gafletine düşmesi bizi bu yıl gördüğümüz sonuca ulaştırdı.

Okunmayan bazı gazetelerin malum zihniyetteki yazarlarına laf yetiştirmeler, henüz destek görmüşken siyaset gibi ikiyüzlülük çarkına dişli olmaya çalışmalar ve her partinin mitinginde yerli yersiz dalgalanan bayrağımız, ailemize karşı bile LGBTI bayrağı açıp “Kalk çayını kendin al, ayrımcılık yapma” şeklinde ayağa düşmüş direnç gösterileri…vs. Bizi sadece insan olarak görmelerini istediğimiz insanların içine iğreti homofobi tohumları saçmamıza sebep oldu gibi. Öyle ki bir tasarım yaparken gök kuşağının gerekli olduğu bir görsel kullanmak üzereyken aldığım “O eşcinsellik simgesi, onu koymasak daha iyi” tepkisi “Normalleşmiyor muyuz?” dedirtti bana…



Aylardan hazirandı, Ramazandı, oruç tutup tutmamamız ile ilgilenen yoktu. Ülkenin yönetimi açısından arafta olduğu şu dönemde tabiri caizse “osuruktan nem kapacak” insanlar vardı. Saldırmak için, dağıtmak için, bizi geziyle yutmuş toplumun gırtlağına parmak basıp, bizi yeniden geri kusturmak ve hazmettirmemek için bekleyen, bahane arayan insanlar vardı.
Biz, yani içimizdeki “Provokatör” diyebileceğimiz LGBTI bireylerinden bir kısmı o bahaneyi bekleyen bu akbabalara ne yazık ki verdi.

Bireysel olarak özgür bir bireyim. Ailem, arkadaşlarım, çevrem tanıdığım hemen hemen herkes benimle ve benim gibi arkadaşlarımla birlikte eşcinselliği hazmetme sürecine girdiler ama sosyal medyada yayınlanan bazı görüntüleri, videoları, yazıları gördüklerinde “Onur Yürüyüşü”nün gerçek temasını onlara karşı savunmak için birkaç gün beklemek zorunda kaldım. Ve yıllardır geçtiğimiz sınavlar olsa da bu disiplin suçu, bizi bütünlemeye(İkmale, ŞÖK’e) bıraktı. 


Daha önce de söylediğim gibi: Eşcinsellik ahlaksızlık demek değildir. Aksine belli bir ahlaka görgüye, empati yeteneğine, vicdana sahip olmaktır. N