27 Eylül 2014




“GEL!” DE…

İçimde bir yerde
Kalbime aşk pompalayan
Geniş damarlar vardı.
Daraldı!

Kopan bir kertenkele kuyruğu gibi
Senden ayrı
Küçük aşklarda
Yavaş yavaş can verdim!

Sen şimdi kendine gel de!
Bana “Gel!” de

Aşk sana geliversin! N

26 Eylül 2014


DAİMA...


Kimsenin mutluluğuna, heyecanına, ilk kez bu topraklarda böyle bir şeyin göz önünde gerçekleşmiş olmasının verdiği yürek kabartan şakşakçılığa, konfeti laflarına diyecek bir şeyim yok. Bu günlerde izlediğimiz 5 dakikalık video ile lanse edilen evliliğin Ekin & Emrullah için daimi olmasını diliyorum. Yalnız okuduğum röportajlarında ve izlediğim videodan hareketle birkaç detay dikkatimi çekti.

Aşk etnik kökenle ilgilenmez...

Emrullah Kürt, Ekin Arap kökenli…(Eee?) Bir kız arkadaşım beni arayıp “Videoyu izledin mi?” dediğinde izlememiştim. “İzleme!” dedi. Tabii ki neden bahsettiğini izledikten sonra anladım. Türkiye toplumunun algı biçimini az çok bildiğimden, bu detayın yanlış anlaşılmadan nasıl söylesem? En iyisi pat! diye söyleyivermek “Ay Türk değillermiş zaten! Bunlar kesin dış mihrakların işidir. Zaten felsefe topluluğu muymuş neymiş ne menem bir grupsa! Masonik bir şey kesin!” şeklinde vukuu buluyor olması şaşılacak şey olmamakla birlikte, gülüp geçilecek bir algı biçimi olmadığını da belirtmekte fayda var.

Neden kırmızı kuşak? 

Kırmızı kuşağın evlilik yapan heteroseksüel çiftlerde gelinin “Bekaret” sembolü olduğunu bilmeyeniniz yoktur. Ekin’in belindeki kırmızı kuşağın neyi sembolize ettiğini anlamaya çalıştım. Ekin’in pasifize edildiğini, Emrullah’ın ise “Erkek” sembolü olarak lanse edilmek istenmiş olabileceği algısı yarattı bende. Yani kim düşünmüşse ne düşünmüş anlamak ihtiyacı hissettim.

Prova imkanı olabilseydi keşke! 

Her ikisinin elini kolunu koyacak yer bulamayışlarını… birbirlerine dokunurlarken ki çekinik hallerini, yapacakları ve yaratacakları infialin, gelen tehditlerin üstlerine yapışıp kalan şaşkınlıklarını… İçinde oldukları zamanı olmayan anları,  o anlarda bir müzede geziniyormuşçasına etraflarında alelade dolaşan turistik insanları, felsefe grubunun lafın üstüne laf söyleme çabası, art arda Türkçe ve İngilizce çeviriler, provasız alınmış bir tiyatro oyununun prömiyeri gibi aceleci olduklarını düşündürdü.

Orada değildim! 5 dakikalık videodan müşkülpesent çıkarımlarım bunlar… Daha iyisi olana kadar en iyisi bu! Yaşadıkları görünen o heyecanın, hayatlarının her anına yayılmasını, her şeyden önce bir baş kaldırı olarak algıladığım bu organizasyonun onlardan kötülükleri uzak tutmasını diliyorum… N

22 Eylül 2014






UNUTULMASI GEREKEN ANLAR SERİSİ 6

SEVERKEN ÖLMEK!


Babam, annemin saçlarını severdi. 1,5 metre uzunluğundaki saçlarına sarılarak uyumayı… Annemi görmeye geldiği ilk gün elini saçlarına atmış, sakın kesme bunları yoksa beni öldürürsün demişti. Babam öldüğünde annem saçlarını ilk kez kesti. Sonra tekrar uzadı, tekrar kesti, bir daha bir daha… Annemin öldükten sonra mezarına koyulmak üzere 5 adet 1,5 metrelik saçı duruyor şu anda… İlk gün kestiğinde neden diye sormuştum: “Baban en çok saçlarımı severdi ve yine en çok onları çekerek döverdi. Saç diplerime kan otururdu.” dedi. Teselli edecek bir şey diyemedim! Bir daha hiç bu konuda konuşmadık.

Amerika’dan gelmiş bir misafirimize İstanbul’u gezdiriyorduk. Yemekten, içmekten ve İstanbul’un güzelliklerinden başımız dönüyordu. Bu kadar gezmek, İstanbul’u solumak yetmemiş olacak ki, bizim için de zaman problem olmadığından misafirimiz tatilini bir hafta daha uzattı.

Gezmediğimiz, görmediğimiz yeni mekânları geziyor, içmediğimiz içkiler içip, asla yemem dediğim yemeklerin tadına bakıyorduk!

Öyle bir yaz akşamıydı, bir önceki günden daha kendine gelememiş bir bünyeyle dışarıdaydık, ben kotamızın dolduğundan, bu akşamı erken bitirelim diye bir elimle onu çekeliyor, bir yandan dostumuza bu gecelik yeter diyordum. Misafirimiz bana katılıyor kararıma saygı gösteriyordu. O anda sol elimin boşluğu tuttuğunu hissettim. Kafamı çevirdiğimde sırtını dönmüş ileride bulunan bara doğru yürüyordu. Koşturup yakaladım beni sertçe itti ve gözlerim karardı.





Kendime geldiğimde kafatasımın arkasında bir ıslaklık, beyaz tişörtümün ve şortumun arka kısmında kan vardı. Saç diplerim kanıyordu! Otel odasındaydım, o uyuyordu. Amerikalı, dirsekleri dizlerinde elleriyle saçlarını tutmuş bana bakıyordu.

Kısaca özet geçti: “Gözlerinin beyazını göremedim! Simsiyahtı. Ona öyle tokatlar attın ki! Ne yapacağımı bilemedim. Sonra seni yakaladı ve ensenden yukarısını köpek gibi koparana kadar ısırdı. Bayılmıştın! Çevreden gelen insanlarla seni buraya taşıdım. Polis olmaması mucizeydi!”


“Evlatlarından biri, annenin kaderini yaşarmış” derler… Ben mi sabırlıyım, annem mi? Annem mi çok sevdi, ben mi? N

21 Eylül 2014



YÜZSÜZ!

Tek taraflı bir aşkta,
Yandım, közdüm, söndüm!
Sevdiklerim arasında sen,
En yüzsüzüydün! N

17 Eylül 2014




SARMAŞIK


(Annem, misafir etmediği ve gelmelerinden pek hoşnut olmadığı çok konuk ağırlardı evde… Babam davet ettiği hâlde gelenlerle ilgilenmezdi pek… Uzun uzun kimsenin (o zamanlar benim) anlamadığı siyasetten, devletten konuşurdu.  Gençken annemi çocuklarla bırakıp, Ankara’da Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde özel garsonu olarak hazırladığı menülerden, gelen konukların nasıl ağırlanması gerektiğinden, masada neler konuşulduğuna varıncaya kadar anlatırdı. Anlatırken sızardı. Annem geriye kalan zamanda gelenleri yeme/içme konusunda ihya eder. Kendisinin yaşadığı hayata içten içe imrenen insanlara, babamla hayatın sıkıntılı dönemlerini anlatırdı. Aslında kıskanılacak bir hayatı olmadığını, kıskanılacaksa sabrının kıskanılması gerektiğini üstüne basa basa enjekte ederdi misafirlere… Giderken annemin sabrına mazhar olduklarını görürdüm yüzlerinde.)

İş yerlerimize yakın semtlerde oturmak zorunda olduğumuzdan, görüşebilmek, hayatımızı paylaşabilmek için tatil günlerini beklemekten başka çaremiz yoktu, nitekim hâlâ öyle…

Bazı hafta sonları, yolu İstanbul’a düşen arkadaşlarımızı bana sormadan misafir eder, en son bana haber verirdi. “Hayır, hafta sonunu seninle geçirmek istiyorum.” dediğimde surat asar, söylenirdi. Ben kabul edinceye kadar devam ederdi bu süreç… Birbirimize olan özlemi, basit bir seks birlikteliğiymişçesine “Bir hafta sonu sevişmesek ne olur!” derdi. Misafir için sevişmekten vaz geçerdik ne gam! Bense işi gırgıra vurup, kocası tarafından memnun edilemeyen kadın çaçaronluğuyla ya da “Her zaman insanın başı mı ağrır ulan” diyen bir dölsaçanın sesinden: “Gelsinler bakalım ama sakın güler yüz göstermemi bekleme haftaya keseceğim cezanı!” derdim. “Ah evet, yine onun istediğini yapıyoruz.”  



Ben misafiri çok severim, yalnız kendi davet ettiklerimi! Misafir ağırlama günü geldiğinde, erkenden alışveriş yapılır, ufak ve doyurucu aperatiflerle donatılır masa. Yanında bir kova sangria da cabası… Ben iki kadeh içince tüm o damızlığım gider, yerine hoş sohbet biri gelir, işte tam bu zamanlarda çalardı kapımız…

Ben güler yüz gösterdikçe, sessizleşirdi. Sessizliğinden anlardım gizlice içtiğini… Ufak bir müdahaleyle yatağına yatırır geri dönerdim… Misafirleri bir anda benim davetlim hâline gelirdi… Kuru yalakalığı sevmediğimden “Ay çok mükemmel bir çiftsiniz.” diyenleri tersler “Duvar sarmaşığını bilir misiniz siz? İşte duvar olan o, sarmaşık olan benim! Ben sarıldıkça o iyileşiyor. O sarmama izin verdikçe ben çiçekleniyorum!” derdim…


Misafirlerimiz giderken içten içe bilirler artık: aslında başkalarında gördüklerini sandıkları ve aradıkları o muhteşem aşk, sanıldığı kadar kusursuz değildir. Karşılıklı kusurların toplamıdır aşk… Ve ona tahammül edebildiğiniz kadar vardır! N